
Boğaziçi Üniversitesi Öğrencilerine verilen Seminer metinleri-1
Kuram nedir?
Kuram yani teori: Yunanca bakmaktan,gözlemekten geliyor; bir olguyu, bir konuyu sistematik ve/veya eleştirel olarak analiz etmeye kuram diyebiliriz. Kuram yaşamı, toplumu, doğayı, ve bunlara arasındaki kimi ilişkileri ve zamansal değişimleri kurgul-ampirik bütünlük içinde düşünmektir
Kuram denen şeyin belli, evrensel süreçleri yoktur, isteyen istediği kuramı, istediği süreçlerle oluşturmakta özgürdür. Geçeklik gibi, onun üzerine inşa olan kuram da değişime açıktır.
O halde ortaya bir değişim sorunu çıkıyor. Değişimi Kuramın temeli yapanlar vardı di mi?
Kuramın amacı değişimin diyalektiğini ortaya koyabilmektir. Parmenides’in durağan bütününe karşı, ırmağa değil iki kere bir kere bile giremeyen karanlık Herakleitos’un amaçsız da olsa değişmeyi /oluşu koyması, ya da Hegel ve Marx’ın diyalektiği kuramın temel yöntemi yapışları, hatta gerçeklik ve kuramı diyalektikle özdeşleştirmeleri bu nedenledir.. Aristoteles’e göre de her şey değişmektedir. Değişme süreci yeni bir form kazanmadır. Ama madde hep aynı kalır. Doğal ya da insan eliyle değişmeler vardır. Bütün doğal değişmeler amaçlıdır, nesneler kendilerinin potansiyellerine göre değişirler. Taş, geldiği yer olan dünyanın merkezine ulaşmaya, insanlar ise insan olma koşulları olan akıllı toplumsal varlıklar olmaya çalışırlar. Platon ise değişimden nefret eder. O, değişmezlerin izinden ideal, mutlak ve a priori akıl feneri ile iz sürer.
Aydınlanma düşüncesi de, diyalektik olmasa da, ilerleme yönünde tek yönlü doğrusal bir değişim kuramıdır. Hume ise, toplumsal değişim kuramına pek olumlu bakmaz. O’na göre, Antik Attika’yı ya da Sparta insanını merak edenler, çevrelerine bakarak da bunun yanıtını verebilirler. İnsan doğası o denli değişime uğramadığı için, bu statik kurgu içinde toplumlar da benzeşik olacaklardır.
Daniel Defoe' nun Robinson Crousoe'su bir adaya atılmıştır; sadece kendisinin olduğu bir adada bir insan… Hannah Arendt, politika yani insan olmanın en üst aşaması en az üç kişinin olduğu yerde başlar, der. Bu anlamıyla insanı nerede, nasıl, hangi koşullar altında tanımlamalı?
Sadece Arendt değil, daha önce alman sosyolog Georg Simmel'de bu 3'e atıf yapar. Hannah Arendt de, çoğulluk insan eyleminin koşuludur, der. Antik Yunan'da, özellikle Aristoteles’te insan, zoon politikon yani toplumsal hayvan olarak tanımlanır.
İnsanın üç gerçeği var; dünya, kendisi ve toplum…
Dünya ya da doğa, insanın içinde yer aldığı en temel gerçekliği,: koşuludur. Fiziksel dünya, insanın da yasalarına tabii olduğu bir bütündür. Bir farkla ki, insan, diğer canlılardan farklı olarak doğayı dönüştürerek kültür ve uygarlık inşa eder, bunun için önce doğanın boşluğunu kullanır ve kendi gibi olanlarla, yani insanlarla iletişime geçer.
Kültür, doğanın müsaade ettiği müddetçe ve boyutlarda oluşur. İnsanı insan yapan etkileşim ve iletişimdir. Dil burada önemli bir etken iken, emek de dil kadar önemli diğer bir etken oluyor.
Yalnızlık romanlardadır. İnsan değil, insanlar yaşar bu dünyada, der Hannah Arendt. Doğrudur, gerçek yaşam dünyanın, kendi ile ilişkinin ve toplumla olan ilişkinin bileşenidir. Siyaset de bu bileşenin bir türevidir
Şöyle ki, insan tarihsel bir varlıktır, yalnız dünyayı ve kültürü değil, kendini de bu süreçte inşa etmiştir. Yaklaşık on bin yıl önce yerleşik hayata geçiliyor; toprak ekip biçmek ve şehirleşme olgusu yaşanıyor. Bu döneme neolitik dönem denir.
Neolitik’te toprağa yerleşme ile yapılan istihsal birikir. Bu birikim bir takım artığa ve artığın düzenlenip dağılım sorunları ortaya çıkarır.Kent yönetimleri ve merkezileşme bu biçimde gelişir. Gelişen sadece kent yönetimi değil, sistematik doğa ve üretim araştırmalarıdır da. Neolitik devrim, sanayi çağına kadar insanın en önemli devrimidir. Doğa, kendi, toplum ve siyaset ile ilişkileri bu dönemin ruhu etkilemiştir; insan-doğa mücadelesi de denebilir bu döneme
Sanayi devrimi sonrası dönem insanın- insana karşı bir mücadelesi mi olmaktadır bu halde?
İnsanlık tarihindeki ayırt edici iki eşiği niteleyecek olursak, bunlardan biri neolitik devrim, diğeri sanayi devrimidir. Sanayileşme süreci yalnızca ulus-devleti ve merkantilizmi dönüştürmekle kalmadı, aynı zamanda insanlığın neolitikten beri ekip biçtiği, faydalandığı dünyayı kontrol edilebilir duruma getirdi. Doğal olarak, dünyanın içindeki her şey gibi, insanın da, bu süreçte denetlenebilirliği artmış oldu. Bilim-yoğun, teknoloji-yoğun ve pazar-yoğun yeni düzen, denetlenebilirliğin yoğunlaşmasına neden oldu. Doğal, politik ve ekonomik denetim, bu yoğunlaşmaların birer epifenomeni durumuna geldiler. Günümüze ulaşan tarihsel süreç, sanayileşmenin ve kapitalizmin bir alt devresi olarak, küreselleşme adıyla kavramsallaştırılmaktadır.
Ortaçağın son dönemlerinde, yeni Avrupa’nın ünlü yazarlarından Francis Bacon der ki; doğaya hakim olmak için ona boyun eğecek ve onun yasalarını bileceğiz…
Modern dünya, bilimsel keşifler, sanayileşme ve aydınlanma ile görece kimi ilerlemeler elde etti. Bunda zorun ve el koymanın da önemli etkisi vardı.
Adorno ve Horkheiemer’e göre, Bacon ve devamında Aydınlanma tarafından temsil edilen bu batı episteme’si, doğaya hakim olalım derken şunun farkına varamadı, o doğanın içinde insan da vardı. Yani insanın doğaya hakim olma süreci, insanın doğanın içinde yer alan kendine de hakim olma sürecine dönüştü. Freud ve Marcuse’nin vurguladığı iç doğaya da baskılama, uygarlığın götürüsü olarak, modern bireye maliyet oluşturdu. Demek ki, insan-doğa mücadelesi ortadan kalmadı, şekil değiştirdi.
Eskiden doğanın ve monarşinin kaba gücüne karşı koyan insanlar, artık bilimsel-endüstriyel kitle totalite’sine karşı mücadele etmek zorundalar İnsanın doğa ve toplum ile mücadelesi bitmez; en iyi deyişle şekil değiştirir.
Frankfurt Okulu öncülerinin, İkinci Dünya Savaşı öncesinde Orta Avrupa’da yükselen totaliter rejimlerin kökenini, böyle bir zihinsel zemine yaslamaları pek de mantıksız olmasa gerek. Bilindik yorumla söyleyecek olursak, bu bütüncü zihinsel zeminin bir yüzü Kafka iken, diğer yüzü Hitler ve Mussolini’diir. Bu, liberal modernliğin diyalektik işlevidir. Liberal modernliğin bütüncül karakteri, sanat ve şiddet, teknoloji ve yaptırım, kültür ve endüstri arası geçişkenliği arttırmıştır. Sanat medya ve şiddet yoluyla erotikleştirilmiş, teknoloji silahlanma öncelikli hale gelmiş, kültür ürünleri de üretim ve piyasa mamülü olarak endüstrileşmiştir. İnsan hakları ve serbest piyasa söylemleri de, sanki bunlar evrensel iyilermiş gibi, tek tür ve benzeşen bir dünya toplumu çabasıyla, üçüncü dünyaya aktarılmaya çalışılmıştır. Kitle iletişim araçları, kitle imha silahları, eş deyişle Hollywood ve Pentagon, gereken durumlarda IMF ve Dünya Bankası gibi uluslararası ajanlar eliyle tüm dünya, sözde Tarihin Sonu’nu yaşamaya itilmiştir. Marx’ın sık sık vurguladığı, ‘burjuvazinin uygarlaştırıcı yönü’nün pejoratif dokusu burada saklı olsa gerek.
Adorno Odeysus’da sirenlerden bahseder. Burada gemiyle geçilmesi gereken bir yer vardır ama sirenler oradan geçen herkesi kendi sesleriyle büyülemekte ve ölümlerine sebep olmaktadır. Bunu bilen Odeysus herkesin kulaklarını tıkatır ve sadece o muhteşem sesi kendisi duyar; bunun için kendisini sımsıkı bağlatır ve tüm yalvarışına karşın çözülmemesi gerektiğini söyler gemidekilere…Buna göre, modern teknoloji aslında herkesi esir almıştır; insanın doğa ve insanın insan mücadelesinde aslında herkes yenilmiş midir demek bu?
Modern teknolojiye karşı çağımız düşünürlerinin sezgisel olarak belirgin bir korkuları var. Teknoloji, tahakküm yani baskı sisteminin en etkin aracı gibi algılanıyor: Bu ister savaş aygıtı olarak şiddet yoluyla olsun, ister de kitle iletişimi ve propaganda bağlamında semboller ve imgeler yoluyla olsun bir tahakküm olarak değerlendiriliyor.
O halde teknolojiyi tekrar sorunsal haline getirmeye gerek var. Heidegger’i hatırlayıp sorabiliriz, teknolojinin bir doğası var mıdır, diye?
Teknoloji, bir uygulamadır. İnsanın bilim ve gündelik pratiklerinin araç-gereç haline gelip güncelleşmesidir. Teknoloji doğanın imkanlarını kullanan insanın eseridir. Böyle olduğu için teknolojiye tümüyle yapay bir doğa gibi bakmak yanlış olacaktır. Bu yanlış olacağı gibi, teknolojiye bir mağlubiyetin simgesi gözü ile de bakmak sorunludur.
İnsanın ve iktidarın teknoloji ile olan ilişkisi, teknolojinin doğasını belirlemez. Bu anlamda teknoloji yansızdır. Sorunu insan doğası bağlamında algılamak gerek. Teknolojiye etik ya da normatif kodlar yüklememek gerekir.
Marx’a göre kapitalizm, (üretim) teknoloji(si) geliştikçe çok ciddi ekonomik problemlerle karşılaşacak ve böylelikle de konumlarını artık katlanılamaz bulan ve Marksist kuramla aydınlanan sistemin ana kurbanının, yani proletaryanın ayaklanmasıyla devrilecek, irrasyonel, anarşik ve nihayetinde verimsiz bir sistem, sosyo-ekonomik formasyondur. Bu formasyonda teknolojinin ne denli önemli etik kodlar barındırdığına dair Marx’ın Felsefe’nin Sefaleti yapıtında yazdığı bir cümleyi anımsamak gerekir, şöyle diyor Marx: ‘El değirmeni size feodal beyin toplumunu, buharla işleyen değirmen ise sanayi kapitalistinin toplumunu verir...’
Teknoloji belli amaçları başarmanın vasıtası olduğundan, Marcuse akılsalcılığın bu araçsal kavramını sıklıkla “teknik”, “teknolojik” veya “teknokrat” akıl olarak isimlendirmektedir. Teknolojinin ve teknolojik aklın tümüyle modern endüstriyel toplumun ve özellikle de tekelci-geç kapitalizmin özelliği olduğuna inanır. Söz konusu inanış, Marcuse’nin ona şiddetli biçimde itirazının önemli nedenlerinden biridir.
Teknoloji, uygulamalı bilimdir, fakat Marcuse’ye göre bilimin teknolojik uygulanabilirliğinin genelde ve özellikle de pozitivizm tarafından kabul görmeyen bir anlam ve önemi vardır. Doğa bilimi, doğa hakkında belirli bir anlayış üzerine kuruludur. Marcuse’nin ifadesiyle: “Doğanın nicelleştirilmesi... gerçekliği özde varolan tüm amaçlardan ayırmış ve neticede asıl olanı iyiden, bilimi etik’ten ayırmıştır”- gerçekleri de değerlerden ayırmıştır, denebilir. Aristotelesçi “nihai nedenler” doğadan uzaklaşıp gitmiştir. Weber’in terimleriyle ifade edersek, dünya “büyüden uyanmış” hale dönüşmüştür. Bunun sonucu nedir? Durağan doğa, teknoloji için, araçsallık için, basit bir kaynak olarak görülmüştür. “Doğa bilimi, doğayı potansiyel araçsallık, bir kontrol ve örgütlenme unsuru olarak tasarlayan teknolojik a priori çerçevesinde gelişmektedir. Ve doğanın (hipotetik anlamda) araçsal tahayyülü tüm belirli teknik örgütlenmelerin gelişiminin öncesinde gerçekleşir.” Kısacası, doğa bilimi, Bacon’dan da hatırlayabileceğimiz gibi oluşumu itibariyle doğanın kontrolü açısından bir araçtır.
Marcuse açısından modern bilim ve teknoloji gerçek anlamları bilimden ziyade teknolojiden kaynaklanan dikişsiz bir bütünü oluşturmaktadır: “Doğa bilimi, doğayı potansiyel araçsallık olarak tasarlayan teknolojik a priori çerçevesinde gelişmektedir.” Başka bir deyişle bilim doğaya hükmetmenin bir aracıdır. Ayrıca, Adorno ve Horkheimer’in de vurguladıkları gibi, insana hükmetmenin de bir aracıdır ve Marcuse açısından bu hakimiyete hem bizatihi hakimiyet olmasından dolayı, hem de bundan yararlanan hükümranlardan dolayı itiraz edilebilir. Bilim ve teknoloji güçlü grupların güçlerini koruyup uyguladıkları yolları oluşturur.
Doğanın teknolojik kavramsallaştırılması çok daha eskidir. Örneğin bu, geleneksel Hıristiyanlık inancının bir parçasıdır (John Locke’un on yedinci yüzyılda belirttiği gibi, yeryüzü Tanrı tarafından insanoğluna mülkiyeti olarak ve faydalanması için verilmiştir) ve hatta izlerine Tevrat’ta da rastlanabilir. (Bu yaklaşım Kur’an’da da mevcuttur.) Modern zamanlarda bu denli kudretli olan, bu iki fikrin bir kombinasyonudur.
Bu anlamda uygarlık içgüdüsel doğanın bastırılmasına dayanır. Marcuse bu baskının izlerini en azından, filozofları (örneğin Platon) fazileti, bireyin düşük melekelerine- yani şehvete ve iştaha yönelik olanlarına- akıl yoluyla, boyun eğdirmesi olarak tanımlayan antik Yunan’a kadar sürmüştür. İçsel doğanın fethi, dışsal doğanın iş, bilim ve teknoloji aracılığıyla fethine yol açmıştır.
Doğanın (“doğal ortam”) teknolojik dönüşümü (“şiddet”) insan doğasının (“doğal içgüdüler”) ifadesini öldürücü biçimde durdurur
Arendt, insan amacı ve işi bağlamında konuyu değerlendirdiği için etik kodları kullanır: O’na göre, insanlar doğanın hakimi gibi hareket ederler, ona hükmederler ve ona kendi projelerinin ham maddesi olarak davranırlar, doğanın verdiklerini yapay bir şey yapmak için yok ederler.
Habermas; Martin Heidegger, Arnold Gehlen ve Helmut Schelsky’nin çalışmalarından kaynaklanan teknolojik determinizme karşı gelerek, ona karşı özgürleşimci ve yeniden inşacı bir praksis kuramı deneyler: Önce elli ve altmışlarda moda olan “teknokrasi”nin eleştirisini ele alıp, yeniden düzenlemekle ilgilenmişti. Habermas bu bağlamda, siyasi katılım, kamusal alan ve sivil toplumun, temelde 1968’den itibaren dinçleşen “yurttaş” insiyatifi ve yeni toplumsal hareketlerin değişken doğasını araştırdı
İnsan doğası doğaya ve diğer insanlara tahakküm etmeyi mi gerektirmektedir?
İnsan doğası tartışmaları’nın çok uzun geçmişi var. Ben bunlara değinmek istemem, ancak temel olarak şunları söylemek gerek:
İnsanın doğası, onun tarihsel edimidir. İnsanın doğası, insanın tarihidir.
Walter Benjamin'in bir yazısında şöyle der: Uygarlığa ait bir belge yoktur ki, aynı zaman da barbarlığa ait olmasın…
Hobbes'un da homo homini lupus est yani insan insanın kurdudur, sözünü unutmamak anımsamak gerek.
İnsan iyi olma potansiyeline sahip tehlikeli bir varlıktır; burada birincil olan iyi olmak değil, tehlikeli olmadır.
Tehlikeli olmak ama aynı zamanda bu tehlike varoluşsal koşullarca da sınırlı bir tehlikeliliktir aynı zamanda…insan doğası gereği ölümlü bir varlıktır, burada zorunlu olarak ahlaksal yasalar oluşturulmuştur sanırım İnsan doğası gereği hemcinsini öldürebilir ama bunu yapmaz-yapamaz, yasalarca sınırlandırılmıştır. Burada da toplum sözleşmelerine geliyoruz ister istemez…Tehlikeden kasıt nedir, neden korkar insan?
Uygarlık zor karşısında gelişir; bu ister doğa zorluğu olsun, ister toplumsal zorluklar… İnsana doğadan gelen korkular vardır ve insana toplumdan yani diğer insanlardan gelen korkular vardır. İşte bu korkular bir takım toplumsal savunma mekanizmaları ile gizlenir. Uygarlık doğal korkulara ve zorunluluklara karşı bir önlem gereği doğdu. Devlet, ahlak, gelenek, din gibi sistemler de toplumsal savunma ve inanç mekanizmaları olarak bu amaçla doğdular.Hemen hepsi bir biçimde böyle bir işleve sahiptir.
Toplum insanlardan oluşur ama toplum da insanları biçimler. Kurumlar da gereklerden doğar, adalet ya özgürlük arayışından değil…
Kurumlar insanların korkularını gidermişler midir yoksa o korkuları arttırarak mı varlıklarını devam ettirebilmektedirler?
Korku giderdikleri gibi, yeni korkular da gündeme getirmişlerdir. Bir şey, bir düşünce, bir eylem ve bir kurum kendi başına iyi ya da kötü değildir aynı zamanda toptan iyi ya da toptan kötü de değildir. Bunların diyalektik ve kimi zaman belirsiz işlevleri vardır. Kendi değil’lerini de içlerinde, en azından potansiyel olarak taşırlar.
Baskı kurumları, özgürleşimi de tetikleyebilir. Cennette devrim-özgürleşim ihtiyacı olmaz, olamaz. Cennet uyumun mekanıdır. Etik, mümkün bir kötüye, olası bir cehenneme gerek duyar. Ahlak ve adalet cehennemden doğar.
Tarihi bir baskı tarihi olarak da özgürleşim tarihi olarak da okumak mümkün.
Bu dünya bir anlamda cehennemdir, bir anlamıyla…
Adorno, 1953 de, Amerika’da sürgünde iken yazdığı Minima Moralia’ da, ‘Yanlış bir hayat doğru yaşanmaz’ der.
Monadolog Leibniz ise, bu dünyayı mümkün dünyaların en iyisi olarak tanıtıyordu.
Dünyaya nerden baktığınız önemli yargıda bulunurken, herkes aynı dünyada ama farklı dünyalar yazışıyor.
Bugün dünyanın çeşitli ülkelerinde Afrika’daki insanlar için bir konser yapılıyor; insanların eşit ve özgür olmadıkları ve zorunlu ihtiyaçlarını bile karşılayamadıkları bir dünya, neresinden bakılırsa bakılınsın küçük bir zümrenin gelirlerin büyük kısmını hükmettiği de açık…Sanırım bazıları için cehennem budur…Düzeltmek için nereden başlanmalıdır?
Dünyayı nasıl algıladığımızla ilgili bir sorun bu, eskiden kutsal bir dünyada yaşıyorduk, yukarıda yüceler yücesi bir tanrı vardı, o adil idi.
İnsanın başına gelen kader idi, onun takdir-i ilahisi idi. İnsanlar buna iman ettikleri için öte dünya beklentisi ile kendilerini bu dünya cehennemine karşı koruyorlardı. Ama modern insan için gelişen seküler dünya algısı, böyle bir kaçışı ya da avuntuyu mümkün kılamıyor.
İnsan adil olmayan, neresinden bakılsa kötülüklerle dolu bir dünyada yapayalnız ve çaresiz olarak çırılçıplaktır. Yapacak pek bir şey yok… İnsan Haklarının bölgesel, dinsel, ırksal ve her tür statüsel ayrıcalıkların ötesinde, evrensel düzeyde Birleşmiş Milletler çatısı altında geliştirilip kollanıp korunması dışında…